2 ekimdeki yazımda anayasa taslağıyla ilgili tartışmlara değiniyordum, yarım kaldı. Aslına bakarsanız o kadar geniş ve kapsamlı bir giriş yapmışım ki, taslak tartışmalarına pek varamadan yazı bitmiş. Neyse... Devam edersek,
Birey doğal bir gerçeklik, bu doğal gerçekliğin oluşturduğu birliktelik millet ve bu milletin özgür iradesiyle kurulan organik-yapay organ devlettir. Bu kronolojik sıraya uymayan yada tersine zorlanan toplumlar olmuştur. Özellikle Türk Aydınlanması nı gerçekleştirmek üzere yola çıkan zamanın cumhuriyet öncüleri devletten ulusa gidişi planlamış yada buna mecbur kalmıştır. Rahmetli Recep Peker in "bu devlete bir ulus gerek" dediğinde yıl 1933 ve bu yönde çalışmalar başlamış durumda...
Bu öylesine bir durum değildir ve bu günün aydını bu durumu iyi kavramalıdır. Hattı zatında bir "ulus oluşumu"nun doğal yollardan sapmasına şahit oluyoruz. Tüm bir milleti "birey bilinci"nden atlatıp "vatandaşlık bilinci"ne yükseltiyoruz. "Kendi" olma bilincini ve gereken sorumluluğunu bilmeyen topluma "vatadaşlık" sorumluluğunu yüklüyoruz. Sonra, birey olma farkındalığına ulaşan bir kuşak, belkide cumhuriyet sonrası ilk, facia bir kuşağı oluşturuyor: 68 kuşağı...
Sosyal düzene sert müdahelelerin "devrim" mi "ihtilal" mi olduğuna karar vermeye çalışan bir toplum. Düşünün bu ülke de "Sivil Toplum Örgütleri" başkanı 60 darbesini "devrim" ve olması gereken, 12 eylül ü ise darbe ve tu-ka-ka olarak görüyormuş!
Neyse , Akp nin hazırlattığı ve kamuoyuna sunduğu anayasa taslağı en çok iki yönde eleştiriliyor: (şimdi burada süper blog yazarlığı yapıp taslakta hangi maddeler, nedir diye aktaramayacağım, kusura bakmayın. Lakin hepimizin malumu olan konular)
En en başta kılık kıyafet konusu ve elbette "türban ve baş örtüsü"!
Sonra, Atatürk İlke ve İnkılaplarının anayasaya dayanak oluşturduğunu belirten giriş kısmının kaldırılması ve "kemalist düzen" ideolojik yaklaşımından bu taslakta vazgeçilmesi.
Aslında ilk tartışma ikincisi üzerinde oldu, ilki ise hiç düşmedi gündemden. Dönüyor dolaşıyor bunu tartışıyoruz.
İdeolojik bir anayasa günümüz şartlarında "olması gereken" niteliğinde midir ? Eğer ki bir kabile düzeni yada kabile denebilecek kadar küçük bir sosyal düzen mevcut olsa idi belki anayasanın ideoloji taşıması çokta önemli olmazdı. Yada 1930 lu yılların Türkiye sinde (12 milyonluk dışa kapalı bir ülke) daha mümkündü.Edilgen bir anlayışla, kanunları "...den dolayı" yorumlamak gayet basit olurdu.(Atatürk ten dolayı,ilke ve inkılaplar gereği gibi)
Lakin o dönemin ülke vatandaşı Ata sını, cumhuriyeti var eden ilke ve inkılapları biliyordu. Hatta bu gün dahi çok daha genişlemiş bir sosyal düzene sahip Türkiye de edilgen bir kanun yorumu mümkün olabilir. Ancak bu yorumu sadece ülke vatandaşları yapabilir. O nlarında tarihi (özellikle resmi ideolojinin tarihini) iyi bilmesi şartıyla.
Bu böylede olsa tüm ülke insanını bir ideolojiye, mesela "kemalizm"e bağlı kalmaya, inanmaya nasıl zorlayacaksınız. Bu zorun haklılığını nasıl kanıtlayacaksınız. Diyelim ki bazı özel şartlar (ki bunlar çoğunlukla 'korkular!' olacaktır) gerekçe gösterilebilir, "şundan yada bundan dolayı bu ideolojiye bağlı kalmalıyız" diyebiliriz. Peki ya bu şartların "demokrasiyle" çelişmesi durumu hasıl olduğunda ? Yada "hukuk devleti" kurallarıyla çakıştığında ne yapacağız ?
Ülkemize yılda 20 milyona yakın yabancı turist olarak, yüzlercesi okumak yada dünyada öne çıkan tedavi şekillerinin ülkemizde başarılı şekilde uygulanması ile tedavi olmak amacı ile geliyor. Bu insanların resmi ideolojiyi bilmeleri mümkün mü ? Atatürk ilke ve inkılaplarından nasıl haberdar olabilirler ? Ancak bu ülke sınırları içinde uymaları gereken kanunlar bizim anayasamızın kanunları! Evrensel, çerçeve değerler ile oluşmuş kural ve yasakların yerine bir kişiye ve ideolojiye dayanan kural ve yasaklar var ortada. Dışarıdan gelmiş, bu ülkeye, resmi ideolojisine yabacı olan insanları nasıl bu kanunlara tabi tutacağız ? Yada bunun haklılığı olabilir mi ?
"İyi de ben bu şapkayı dünyanın her yerinde kafama taktım!"
"Olsun, Türki yede Atatürk ün giydiği haricinde şapka giyemezsin. Yasak!" olur mu yani ?
Bu ülke global dünyanın bir parçası ve nüfusuyla yüzölçümü ile büyük bir ülke. Bunun idrakine varmak ve gereğini yapmak zorundayız. "Kemalist düzeni yıkmak isteyenler var","böyle bir anayasa ile Malezya oluruz, İran a benzeriz" gibi saçma korkularla "gerçeği-realiteyi" yok farzetmek, ilerlemenin önünde ki en büyük engel.
Maalesef ülkemizde aydın olarak nitelenen bir grup insan dar bir taasup içinde sıkışıp kalmış durumda. Atatürk İlke Ve İnkılapları ile zamanın durduğu sanısındalar. Oysa ki, bilgilerini ve ulaşılan ilmi tek, değişmez ve son farz etmek, bu bilgi ve ilmi kendine put ihdas etmektir. İlmin sonu yoktur!
Gelelim türban konusuna, yok, hayır şey miydi, başörtüsü. Alın size bir kavram kargaşası yada anafor! Başörtüsüne kimsenin bir şey dediği yokmuş, türbanaymış itiraz. Nenden ? Siyasi bir simge! Bu ülkede ceketinin yakasına kurt rozeti takan, küpesinde yada kolyesinde haç olan bireyler her tür kamusal alana rahatlıkla girip çıkabilmekte, bunlar bir siyasi yada dini simge kabul edilmemekte,iş türbana gelince "ahanda orda bi durun!"
Üniversitede, yani devlet okullarında devleti temsil eden insanların (memur) "siyasi yada dini simge olarak görülmesi itibariyle başörtüsü takmaması gerektiğini" anladıkta,devletten bağımsız hür birey için bu yasak niye ? Cevap basit: kamusal alan!
Olaya bu şekilde kulp taktığınızda -kamusal alan- şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Okul denilen kamusal alana girildiğinde, ki bu alan okul bahçesi ve kampüsünüde içeriyor, başörtüsü takmak yasak ise devlet hastanesine giden bir vatandaş neden hastanenin bahçe kapısında başörtüsünü çıkarmaya zorlanmıyor ?(akıllara karpuz kabuğu getirmek gibi olmasında)
Şu halde kamusal alanında türleri ortaya çıkyor. Birileri, bir elit kamusal alanı, alanlara ayırıyor. Başörtüsü ile ve başörtüsüz girilebilecek kamusal alanlar!
Aslında görülmesi gereken bir zihniyet var burada, devleti sınırlandırılmış bir örgüt,yapay bir oluşum olmaktan çıkarıp satha yaymak ve böylece her tür kontrolü elde tutmak! Bu zihniyet, bu düşüncenin iktizasında her tür devlet teşekkülünün baki kalmasını istemekte; özel televizyonlara (zamanında olduğu gibi,90 lı yıllar), özel okullara velhasıl her tür özelleştirmeye karşı durmakta; laikliğin gereği olmasına ve kendilerine laik (hatta savunucu) demelerine karşın, diyanetin devlet dışı bir kuruluş olması gereğine karşı çıkmaktalar. Buradaki en büyük korkuları ise bireyin dinini özgürce daha fazla kaynak ve daha çok bilgiyle öğrenmesinin tehdit oluşturacağı düşüncesi. "Resmi bir din bilgisi" devlet tarafında vatandaşına empoze edilmeli ki birey mazallah yanlış yollara sapmamalı. En doğruyu bilen egemen güç her şeyi yönetmeli!
En başta söyledim, birileri (pek çok insan gibi şu "birileri" lafına bende tilt oluyorum.Lakin ancak %10 u bulan "istemezük"çülerin bu kadar gürültü çıkarabilmesi karşısında bir kaç ismin yada camia nın adını vermek saçma geliyor)yeni bir anayasa hatta özgürlükçü bir anayasa hele hele "adem-i merkeziyetçi" bir anaysa hiç istemiyor. Cidden istemiyorlar, buna karşı karabasanlar ortaya koymalarını nasıl açıklarız... İstedikleri devletin eline topluma neyi nasıl yapacağını söyleyecek, gerektiğinde de kafalarına indirelebilecek bir sopa istiyorlar.
Anayasa değil, Ana-sopa... (yada devlet-sopa)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
6 yorum:
Hah yaşasın !
Artık sizide duyacağız,ne güzel !
Okumaktan keyif aldığım yazılarınızı hep görmek dileğiyle.
Sayın ikna,
Tebrikler..
Ne kadar güzel tespitleriniz var, çok güzel detayları yakalıyor,süper yorumlar yapıyorsunuz..işlerinizde de pek bi başarılısınız..işini çok iyi takip eden hasta ve meslektaşları ile hatta sektördeki tüm insanlarla ne kadar iyi ilişkileriniz var.. gerçekten iyi bir eczacısınız..eş dost hısım akraba ile de ilişkilerinizi belli mantıklar üzre nasılda olması gerektiği gibi oldurtuyor,nasıl da övgüler alıyorsunuz.. tüm övgüler size ne yapıyor biliyor musunuz.. egonuzu yükseltiyor. “Ben”inizi ön plana çıkartıyor ve maalesef sürekli eleştirdiğiniz o insanlardan biri oluyorsunuz.. benim gözümde ise gittikçe babanıza benziyorsunuz..
Tüm bu başarılarınızın yanında kızınıza vurmanız ve eşinize “sesini kes ağzını burnunu kırarım” demeniz yaptıklarınızın sorumluluğunu ise eşinizin sinirlenmesine bağlamanız benim gözümde her şeyi sıfırlıyor..ha benim gözümde neyin ne olduğunun önemi var mı?bilemiyorum..
“Herkes bize bakıyor” diyerek endişelenmeniz de mahalle baskısına güzel bir örnek teşkil ediyor. Toplumsal konuları irdelediğiniz bir yazınızda size yardımcı olabilir..sadece bir öneri!
Sizin nazarınızda burayı okuma ihtimali olan herkese seslenmek istiyorum.. anayasa,türban,şehitlerimiz,mahalle baskısı,liberalizm,ılımlı İslam,İslam,ateizm,darwinizm,kolotun halt yemesi falan tabi ki düşünülmesi konuşulması tartışılması gereken konular.. ancak bunlara kafa yorduğumuzun yarısı kadar yetiştirmekte olduğumuz çocuklarımıza kafa yormazsak bu meseleler onların da çözemeyeceği meseleler olarak kalmaya devam eder..bir nesil yetiştiriyoruz..bu her şeyden daha önemli..
Sayın ikna, çocuklarınızla ilişkilerinizi kendi çabanızla istediğiniz düzeyde tutacaksınız..unutmayın ki onlar kız çocukları ve bir şekilde anneleri ile Allahın izniyle daha yakın olacaklar ve bu anne siz böyle devam ederseniz kendi annesinin ve birçok annenin yaptığını yapmaya çalışıp sizin kızlarınızla aranızda köprü olmaya çalışmayacak..
Saygılar..
Sayın Peride hoş gelmişsizniz. Her zaman bekleriz.
Sevgili Eşimde iyi bir zıgıt atmak için çok uygun bir yer seçmiş doğrusu. Olur böyle vakalar. Burası düşünce-fikir dünyası ya, her tür fikre saygılı olmak-olabilmek gerekiyor.
Saygı ve esenlikler...
Eşler arasına girecek kadar akılsız değilim
beni dövecek kadar barış içinde olma olasılığınız yüksek ama bloğumda kzı çocukları için bir yazı yazdım, okursanız sevinirim.
İkna Üstad'ım,
Nefis, derinlikli, okuması zevkli, son derece zekice bir yazı, her zaman olduğu gibi...
İsimsiz okurunuzun bazı eleştirilerini dehşet verici bulduğumu eklemeliyim, kusura bakmayınız. Bu tip davranışları size yakıştıramam.
Kafalara hükmetmek saplantısının kabullenildiği, içselleştirildiği hatta takdis edildiği bir memlekette insanı nasıl var ederiz? Çok zor. Gene de sözlerimizi söyleyeceğiz elbette.
Aklınıza , elinize sağlık.
isimsiz okurunun bu yazıyı yazarkenki amacına ulaşmış olması maalesef kendisini hiç de zannettiği gibi mutlu etmemiştir.. tam tersine şu an geriye dönüp baktığında bu yazıyı nasıl olup da yazabildiğini düşünmekte, öfke ve öc alma duygusunun insana nasıl hatalar yaptırabildiğini bir kez daha görmektedir..
umudu affedilmektir..
Yorum Gönder