18 Aralık 2007 Salı

Kurban Bayramı

Müslümanların Kurban'ı, kurban ettiğine duyduğu aşk ile kutladığı bayramı mübarek olsun.

Ülkemizde her kurban bayramında yaşanan güzellikler ile maalesef oluşan çirkinlikler içiçe yaşanır. Kurban edilene olan aşk'a bazen gölge düşer, kurbana olan saygıya ters düşer uygulamada yapılan yanlışlıklar. Çok şükür ki son yıllarda bu konuda daha bir duyarlı davranma yönünde gelişen bir bilinç var.

Kurbanın dini yönden ne olduğu klasik cümleler ile açıklanır. Kurban Bayramı öncesi son cuma namazı vaaz ve hutbasinde Kur'an da geçen şekliyle Kurban açıklanır, cemaate anlatılır. Biz ne bir din adamıyız nede bir din alimi. Bu konunun dini içeriğini yetkili ağızlara bırakmak, cehalettimizi gidermek için öğrenmeye çalışmaktan gayri bir amacımızda yoktur.

Ancak, hemen her sene Kurban öncesi bazı tartışmalar yaşanırya onlardan birine değinmek istedim. Hani bir grup zevat Kurbanın bir katliam, canilik olduğunu söyler. Bununla iligili en çok yazıp çizenlerden biride Sayın Zülfü Livaneli dir.

Bir Kurban Bayramı öncesi Sayın Livaneli nin yazısını okumuştum. Sayın Livaneli neden kurbana ve et yemeğe karşı olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra şöyle bitiriyordu : "Hayvanlar benim arkadaşım, ben arkadaşlarımı yiyemem!"

Her tür görüşe saygılı olmak gerekir. Sayın Livaneli kendi bakış açısıyla haklıdır belki... Ancak şu son cümlesi üzerine bende diyorum ki, "hayvanlar benim arkadaşım değil, O nlardan yarar sağlamam için O nların düşmanım olması da gerekmiyor. Üstelik bana göre arkadaşım olarak görmediğim her hangi bir canlıyı yiyebileceğim gibi bir mantığımda yok!"

Kurbanı yada et yemeyi haklılaştırabilecek pek çok bilimsel gerçek sunulabilir. Bunun karşıtı olarakta elbet... Fakat bir konu var ki, üzerinde düşünülmesi gerekiyor. "Sinir sistemi daha az gelişmiş, insanın hakimiyet kurabildiği canlılara karşı, O nları yok etme kesme ve yeme hakkı var mı?"

Burada ince nokta "sinir sistemi" dir. Neden böyle söylenmiştir ? Lakin karşı düşünce tez olarak "sineklerde canlı, fakat O nları, bir pulsörün üstüne basıp zehir püskürterek öldürüyoruz" dediğinde çok faydalı bir çıkış noktası oluşturur "sinir sistemi" deyimi...

Lakin bir sinek konu edildiğinde "sinir sisitemi gelişmiş bir varlık değil!" denebilecektir. Bahis konu edilen "sinir sistemei belli bir düzeyde olan!" varlıklar. Elbette nasıl bir oranda gelişmiş.Peki hangi gelişmişlik biz insana O canlıyı yeme hakkı verir?

Kurban olarak kesilebilecek hayvanlarda bir sınırlama, özellik aranması tesadüf olbilir mi ? Bu varlıkların insan tarafından beslenebilir, soylarını devam ettirecek şekilde üretilebilir olmasıda tesadüf müdür?

Her insanın kendine göre bir inanışı, kurban olayına bakışı vardır. "Şunlar böyle düşünmekle yanlıştalar" demek yerine biz, kendi görüşümüzü ortaya koyalım:

Her yaradılmışın bir sonu, son bulduğu bir "yeri" vardır. İslam-i inanca göre insanın beden denen maddesel vücudu toprakta sonunu bulur. Hindu inancında ve Tibette insanlar yakılıp külleri bilmem ne vadisine serpilir. Kimi inanca görede mumyalanan beden ebedileştirilir. Öyle yada böyle her yaradılmış bir "son"a ulaşır.

İşte bu son, kurban edilen varlık için İNSAN vücududur! Sonunu insanın vücudunda bulmayan kurban adi bir leş olarak ölür ve ulaşması gereken sondan mahrum kalır. Kurban olarak seçilmiş olan hayvanlar en şerefli mertebeye insanın vücudunda bulacağı son ile ulaşır.

Kurban edilen hayvanlar için üzülen, humanistlik damarları kabaran insanlar, bir bilseler O kurbanların vardıkları yüksek mertebeyi, büyük ihtimalle o hayvanlara özenirlerdi...

Buyurun İşte, Size Operasyon!

Beklenen, bir türlü gelmeyen askeri operasyon 15 Aralık'ı 16 Aralık a bağlayan gece geç saatlerde yapıldı. Kandil piskozu içinde olanlarda rahatlamıştır artık. Kandil dağıda bombalandı.

Neler söylendi, neler konuşuldu şu "terör örgütüne" karşı yapılacak askeri operasyonla ilgili... Ancak şimdilerde en çok dikkati çekecek konu, operasyon iştiyaki ile yanıp tutuşan bazı çevrelerin tutumu olacaktır. Ne açıdan mesela ?

Şöyle ki, bazı hükümet karşıtı çevreler ve muhalefet, iktidarın bile isteye operasyon işini savsakladığı, zaman geçirerek operasyonun yapılabilecek uygun ortamdan uzaklaşılmasını sağladığını söylediler.Yani, "karda kışta askeri operasyon mu yapılır?" bahanesine sığınacaklarını belirttiler.

Ama gördük ki bırakınız olumsuz hava şartlarını, gece karanlığında operasyon yapılabiliyormuş... Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü ve teknolojik imkanı hükümetin planlarını bozdu galiba!

Şimdi muhalefetin ve anlı şanlı laik çevrelerin tutmu ne olacak hep beraber göreceğiz...

29 Ekim 2007 Pazartesi

Helal Sana Ana...

Şehidim ne için ölmüş ?

Halkı için vatanı için şehit olmuş, O halkın kutsal bildiği meclisi korumak, yaşatmak için toprağa düşmüş, ne gam! Hey hat, birileri kelle istiyor kelle!

Hemde nasıl ? Meclisi basarak!

Ama O nlar Atatürkçü dür, Cumhuriyetçi dir. Vatanın Meclisle kurtarıldığından, Cumhuriyetin Mecliste ilan edildiğinden bihaberler. Cumhuriyet Bayramını kutlarlar da, bilmezler O Cumhuriyetin temel taşının HALKIN MECLİSİ olduğunu. Ahkam keserler, atarlar tutarlar "kutsal meclis" "Atatürk ün meclisi" diye. Ama O meclisi basıp kelle alacbileceklerini düşünürler.

Osmanlıyı neden yıktık, yada patromonyal sistemin yerine neden Cumhuriyeti kurduk o zaman, be mendavurlar... Yeniçeri, isyanı bitirmek için "kelle" isterdi. Sadrazam kelle verir, alırdı. Hatırlayın Tosun Paşa ne diyordu: Çok kelle gidecek Dilaver Bey....

Yeri geldi mi yerden yere vur bu yapılanlardan dolayı Osmanlı yı, kendini çağdaş, yenilikçi Cumhuriyetçi ilan et ve KELLE iste!

Hadi alın 23 kelleyi de tatmin edin vahşi duygularınızı, tatmin edin egonuzu! Hukuk mukuk hak getire. Sonra Başörtüsü zulmü için "burası sosyal bir hukuk devleti" diye başlayan nutuklar atın!

"Üç-beş kendini bilmezin açtığı pankart için bu kadar genelleme olur mu?" diyecekler olacaktır. Maalesef O üç-beş kendini bilmezi tetikleyen cesaretlendiren aydın yazar çizerler yok mu ? CB nin rovanşını terörle almaya kalkanları mı sayayım size... Sadece kendilerine hak ve özgürlük isteyenleri, referandum gibi bir hakkı "kullanmayın oyu, gitmeyin sandığa, katılım%50 nin altına düşerse hükümet sarsılır" diyerek kendi çıkarlarına alet etmeye çalışanların O pankartta hiç mi suçu yok?

Terörist saldırıda şehit düşen Uzman Çavuş Mustafa Uysal'ın 1,5 yıldır Şemdinli'de geçici görev yaptığı öğrenildi.
Uysal'ın esas görev yerinin Aydın'ın Söke ilçesi olduğu belirtildi. Uysal, memleketi Manavgat'ın Çardak köyünü yasa boğdu.

Sayın Bakanımız Mehmet Ali Şahin acılı aileyi ziyarete gitmiş. Dün Atv haber de bu görüntülere ve diyaloglara yer verildi. Sayın Şahin acılı Şehit Ana sı ile konuşuyordu. "Var mı bir arzun devletten ANA ?" diye sorduğunda Şehit Anası bir şamar attı, öyle bir tokat vurdu ki bazı cahillere :

"OĞLUMUN ADINA KÖYE BİR OKUL YAPILMASINI İSTİYORUM..."

Okul istiyor Şehit Anası OKUL! Kelle değil, OKUL! Helal sana ANA! Elleri öpülesi güzel ANA! Sen okul istiyorsun, ancak şu hayat okulunda bir öğretmen olarak, öyle bir ders verdin ki... anlayana... Halt etmiş okumuşlar senin yanında!

Sayın Şahin: Ana şurada oğlunun adına bir okul yapılacak zaten.

"Olsun oğul buraya da olsun, heryer vatan, tüm topraklar vatan!"

Ey Şehit Anası, bırakmadın oğlunun kanını yerde! Senin gibi ANA lar oldukça bu memlekete,

Ebediyen BAYRAĞIMA yok, MİLLETİME yok İZMİHLAL!

27 Ekim 2007 Cumartesi

İstikrar, Ne İşe Yarar ?

Peki, Arsenal yıldızlarını birer birer elinden çıkarmasına rağmen nasıl böyle başarılı olabiliyor? Arsenal'in başına 28 Eylül 1996'da 'geleceğin menajeri' tanıtımıyla geçen Arsene Wenger, kısa sürede başarılı bir ekip oluşturdu. Takımını 1998'de ligin zirvesine taşıyarak Ada'da şampiyonluk kazanan Britanya dışından gelen 'ilk yabancı' oldu. Wenger'in sahaya yansıttığı oyun sistemi 'Arsenal matkabı' olarak tanımlanıyordu. Zira bu sistemde rakip defans zor durumda bırakılırken, orta sahada rakibe boş alan vermiyordu. Wenger, Arsenal'de 11 yılı devirirken; kombine oyun, teknik, hızlı oyuncular ve başarıya aç gençlerle adından sürekli söz ettirdi.
Wenger'in ilginç bir yönü ise; transfer politikası. Yaşı 30'u geçmiş oyunculara sadece mukavelelerinin bir yıl olmasını teklif ediyor. Bu şarttan dolayı Campbell, Pires takımla yollarını ayırırken, Henry ve Vieira'nın gidişinde bu sistemin etkili olduğu konuşuluyor. Ücretinde düşüşe razı olmayan Ashley Cole ise Chelsea'ye satıldı. Gençlere şans veren Wenger'in tek istisnası Hollandalı Dennis Bergkamp oldu. Wenger, Bergkamp'ı 36 yaşına kadar kadrosunda tutarak, futbolu bırakmasını iki yıl erteletti.
ZAMAN

Bizim futbol kültürümüz, hatta tüm yaşam felsefemiz açısından müthiş bir olaydır: " futbol takımının başında 11 yıl!"

Benim çokta beğenmediğim Gordon Milne, Beşiktaş ın başında 6 yıl kalabilmişti ve bu hala bir rekor! Gordon ile gelen istikrar üç yıl üstüste şampiyonluk kazandırmıştı BJK ya. Maalesef istenen "Avrupa da başarı" gelmemişti. Yinede istikrar bir başarı getirmişti.

Arsene Wenger 1949 doğumlu, 96 yılında Arsenal ın başına geçiyor. Arsenal o döneme kadar Liverpool ve Mancester in gölgesinde kalmış bir büyük. Wenger ile uzun süreli çalışmayı hedefleyen kulüp yönetimi, bu iki büyüğünde (özlellikle Mancester ın) hegomomyasını bitirmeyi istemektedir. Bütçe olarak çok daha güçlü Mancester karşısında en büyük handikapı statıdır. Statlarının kapasitesi düşüktür ve hasılat gelirleri arasında Mancester ile ciddi farklar oluşturmaktadır. (Yeni bir stat Emirates,Arsenal seyircisinin eski statlarına bağlılıklarından dolayı geçikmiş, Şu ingilizler ilginç insanlar vesselam)
Peki nasıl bir seçenek Arsenal i öne çıkarır ?

O seçeneği istikrarda gören Arsenal yönetimi Arsene Wenger ile uzun süreli çalışmayı aklına koyuyor ve genç teknik adamı takımın başına getiryor. Wenger 47 yaşında takımın başına geçip genç ve yetenekli bir kadro oluşturuyor. Kendisine göre çok daha fazla paralar harcayan rakiplerini geride bırakıp 98 de takımı şampiyon yapıyor.

Her halde bizde olsa takımı şampiyon yapması yeterli görülürdü. Bir sene sonraki başarısızlığı "doymuşluğa" yorulur, "değişim" gerekli sözleri başlardı. Ancak Arsenal yönetimi Wenger i sadece şampiyonluk için getirmiyor başa, bir "ekol" oluşturması ve dünya futbolunda her zaman söz sahibi olacak bir kulüp olabilmek için getiriyor...

Galiba bizim takımlarımız ile aradaki farkta bu. Günlük yada kısa süreli başlarılar yerine süreklilik arz eden bir başarı. Galatasaray 2000 nin başında yakaladığı başarıların tesadüf olmadığını gösteremedi. Devamlılık sağlayamadığı içinde Avrupada her zaman kendisinden bahsedilen bir kulüp olamadı. Başarının devamlılık arz etmesi çok önemli. Milli takımda dünya üçüncülüğünden sonra devamını getiremedi. Dünyaya "Türk Milli Takımı" ekolünden bir kabul sağlayamadı.

Sanırım istikrarın en önemli tarafı bir "kültür" oluşturma konusunda sağladığı fayda. Bugün "daha ileri-çağdaş" dediğimiz toplumlara baltığımızda gelişimlerini, "devrim" ile değil "evrimle" sağladıklarını; keskin değişimlerle yada atlamalar değilde daha yavaş ama devamlılığı olan değişim ile başarılı olduklarını görmekteyiz.

Özellikle Batılı Toplumlar da, bilginin sonsuz olduğunun kavranması ve bir insanın tüm bilgiye birden sahip olamayacığının daha iyi anlaşılması tecrübe ve geleneksel birikimin önemini arttırmıştır. Değişimin olmazsa olmaz olduğu şu dünya hayatında, değişimin-tekamül sürecinin niteliği, nasıl ve ne şekilde, hangi zamanlama ile yapılacağı konusu çok önemli hale gelmiştir.

Batı toplumu, değişimin gerçekliği karşısında, bu değişimin bir kesinti oluşturmadan gerçekleşmesi gereğinde farkıdanlığa varmış, "üzerine koyarak" gitmek geretiğini anlayıp bir kültür oluşturmanın (hangi konuda olursa olsun, mesela futbol kültürü!) devamlılık gerektirdiğine karar vermiştir.

Bizde ise hala bir "devrim" gerekliliği entellektüel cevrelerde ön planda tutulmakta. Bir dostum intihar eden ağabeyi için " O kendi ölçülerinde yinede bir devrim yaptı" diyerek -devrim mantığıyla- bu intihara yaklaşabilmekte.

Peki neden Arsene Wenger örneği ? Mesela Manchester United ın başındaki Alex Ferguson değil ? Çok daha uzun süredir takımın başında. Tam bir "istikrar abidesi". Ama,

Burada Wenger in takımıyla ilgili tutumu bana ilginç geldi. Kendisi uzun yıllardır takımın başında kalmasına rağmen futbolcular konusunda değişime son derece açık! Mesela Zaman ın haberinde de belirtildiği üzere 30 yaşın üzerine çıkan futbolcuları takımdan gönderiyor. Takıma kattığı futbolcular ise hep genç . Nerdeyse 26 yaş üstü hiç bir futbolcuyu almıyor.

Arsenal yönetimi Wenger ile "aklın" devamlılığını sağlarken, Wenger de oluşturduğu "kültür şablonuna" daha uzun süre katkı yapacak takım yapısını sağlamak ve bu yapıyı dinamik tutmak için bu tercihi yapıyor. Oluşmuş, oturmuş bir yapının içine gelen, taze henüz ön kabulleri oluşmamış genç yetenekler bu "kabın" şeklini alıveriyorlar. Wenger henüz işlenmemiş bu cevherleri işlemekteki başarısına güveniyor ve zaten O yeteneğide var... Üstelik bu yeteneğini geliştirmesini sağlayacak zamanıda bulmuş..

Açıkçası bende hiç bir elemanımı başka bir işletmeden transfer etmedim. Ya kendim yetiştirdim yada (şimdi,uzun süredir beraber çalışmakta olduğum kalfalarımı) askerden döndükten sonra aldım. Lakin alışkanlıkları değiştirmek kolay değil. Kurulu bir sistem üzerine başka bir kurulu düzenden gelen insanların alışması gerçekten zor oluyor...

Ne demiştik: "istikrar". Bu kavramın üzerinde milletçe durmağa ve düşünmeye çok ihtiyacımız var...

21 Ekim 2007 Pazar

Tezkere,Operasyon ve 12 Şehit...

Tarih 21 Ekim 2007. Hakkari de bir hain saldırı daha ve 12 şehit.

Daha bir kaç hafta önce verdiğimiz 13 şehidimizin acısı dinmeden, pazar sabahı gelen acı haber dağladı yüreklerimizi. Artık öfkenin hakimiyetine, o kalın güçlü kollarına milletçe düşmemiz an meselesi.

Bu terörün amacına ulaşması noktasıdır ki, tüm akl-i gücümüzle bu amaca hizmet etmemek için savaşmalıyız. Hükümet olarak millet olarak. Öfkenin getirdiği tepkisellik ile aşırıya gidecek bir güç kullanımı, ülkenin zararına terör örgütünün ve destekçilerinin, terörü amaçlarına alet edenlerin yararına olacaktır. En büyük istekleri Türkiye nin "aklını" kaybetmesidir.

Tezkere ile Irak a sınır ötesi operasyon izninin çıkması, bazı çevreleri sevindiriken, Hükümetin "tezkere elimizde, ancak kullanılması için zamanlama gerekiyor" açıklaması, akl-i davranacaklarını beyan etmeleri, bu çevreleri umutsuzluğa itti. İşi hızlandırmak, zamanlama faktörünü kendi kontrolleri altına almak içinde yeni şehitlere ihtiyaç duydukları aşikar...

Yeni şehitler geldikçe baskı artacak ve "tezkereyi ne halt yemeye eline aldın! Kullansana..." sözleri duyulacaktır... Ne tekim öylede olmakta...

Sınır Ötesi Operasyon

Daha önce 24 defa yaptığımız operasyon ne sonuçlar verdi ? Az veya çok bir başarı sağlanmış, istenene yakın olmasada sonuç alınmıştır belki ama, olabilecek 25 operasyon önceki 24 ne göre çok daha farklı koşullar göz önüne alınarak yapılacaktır yada yapılmalıdır.

Önceki 24 de,

1-Irak ta Saddam yönetimi vardı ve izin veriyordu.

2-Amerika stratejik ortak ve dostumuzdu.

3-Bölgede Talabani Ve Barzani bu operasyonlara peşmergeler ile destek veriyordu.

4-Pkk nın gücü ve elindeki silahların teknolojik yapısı daha iyi biliniyordu.

Peki şimdi durum nasıl ? 25. operasyonda bölge şartları ne durumda ?

1-Irak ta Saddam yok, yeni bir hükümet mevcut ve (güyya) operasyona karşı.

2-Amerika artık sınır komşumuz. (bakın bir grup medya-ki bunlar CB seçimlerinde "ulusalcı "idi ve siyasetçimiz hala bunu farkında değil yada değil gibi.)

3- Talabani Irak CB nı, Barzani Kuzey Irak Kürt Birliğinin başında.

4-Pkk, Amerikan silahlarına sahip, teknolojik olarak elindeki güç daha fazla.

Eğer 4 mart tezkeresi "hayır" kararı ile sonuçlanmış ise, bu gün elde tutulan tezkere sadece hükümetin elini güçlendirecek, meclisin terör karşısında tek vücud olduğunu ve kararlılığını göstermenin dışında bir sonuç vermeyecektir. Bu noktada sınır ötesi kapsamlı bir operasyon artık önemini yetirmiştir.

Bu operasyon, teröre karşı bir sonuç alınması noktasında önemsiz iken, ülkenin Kuzey Irak bataklığına saplanması, ordunun işgalci bir güç olarak görülmesi, haklılığımızın yitirilmesi gibi sonuçlar getirmesi açısından son derece önemlidir.

4 mart tezkeresine "hayır" diyen, Başbakanı ve Hükümetini "ülkeyi bir maceraya" sürüklemek ile suçlayan, Amerika nın çıkarları doğrultusun da Mehmetçiğin canını "pazarlandığı"nı öne süren Chp ve taraftarlarının, bu gün canhıraş "Kuzey Irak a gir, tezkereyi kullan, operasyon kararı al" demeleri gerçekten çok manidardır...

Tüm baskılara rağmen Hükümet akl-i davranmak, itidal içinde olmak zorunda. Her tür diplomasi yolunu denemek, çözüm arayışını operasyon kararına varmadan araştırmak,sürdürmek durumunda.

Neden ?

Operasyonun amacı sadece Pkk lı öldürmek ise, bunun uzun vadeli bir sonuç vermediğini gördük, daha öncede denedik. Yok eğer Kuzey Irak içlerinde kontrol edilebilir düz bir sınır elde edip terörist sızmalarını engellemeye çalışmak ise,

Bir, bu sınırın uzunluğu, arkasında kalan alanın büyüklüğü, bu alanın elverişsiz coğrafi şartları karşısında nasıl mümkün olacak ? Bu bölgede yaşayan peşmergeler var. Peşmerge karakolları var. Bu bölge bu insanlara kapatılacak mı ? Yada bu bölgeden çıkarılıp atılacaklar mı ?

İki, bu sınır her türlü şarta rağmen oluşturuldu. Ne kadar süre ile devamlılığı sağlanacak ? Bu süre içerisinde Suriye ve İran sınırlarından terörist sızması devam ederse, bu oluşturulan yeni hat ne işe yarayacak ?

Operasyon, sadece kırılan gururumuzu, incinen onurumuzu düzeltecek; yanan yüreğimizi su serpecek ve öfkemizi dindirecekse, hemen yapılsın! Hele birde terör belasını bitirecekse hiç durulmasın.

Ancak, bununla kalmayacak....

14 Ekim 2007 Pazar

TERÖR !

Mübarek Kadir Gecesi...

-Alo, baba merhaba
-Merhaba oğlum
-Kadir Gecen mübarek olsun
-Sağ ol oğlum, seninde mübarek olsun
-Ne var ne yok, nasılsınız ?
-Nasıl olalım be oğul...
.....(sesizlik)
-hayırdır babacı..
-Dünden beri kötüyüm,
(ses titrek ve zayıf)
-Hayırdır babam, ne oldu ?
-Hayır mı?
.....(içimde bir ürperti, kalp rahatsızlığı arttı mı acaba ? İyi olduğunu söylemişti,dün iyi idi. Neydi gördüğün o rüya ?)
-Babam ne oldu, ne var ?
.....(amca kızı, kesin amca kızım, kanser! Metestaz gelişti, Allah'ım...)
-Daha ne olsun be oğlum, 13 can daha gitti! (ses hafif ağlamaklı)
.....(oh! mu çektim ? ...bir el buz gibi bir el, nasıl ki internetten haberi okuduğunda şehitlerin, sırtımda dolşan O el şimdi kalbimi sıkıyor!)
-....sessizlik
-Oğlum nasıl bir gaflettir bu, yandı yine bir yerler,çok yerler....
-Evet babacım,evet. Maalesef...
-Ne bekleniyor, kim neyi bekliyor ? Evlatlar gitti...
.......

Öfke...

Asker emeklisi bir babanın oğlu, babasının elinden geçen onlarca genci düşünmekte. Babam nicelerini gördü. Nicelerini terhis etti,niceleri tekrar geldi. Düşünmek boğuyor..."Kim bilir kaçı gözünün önüne geliyor!"

Öfke bulutu yükseliyor içimden, nefes almakta zorlanıyorum. Neye kızıdığımda birbirine karışıyor. Babamı üzen teröre mi, milletimi, biricik gençlerimizi alan teröre mi? Hepsi aynı, hepsi tek! İşte O, TERÖR!

Mantık hakimiyetini duygulara kaptırdımı sınırda, uçurumun kenarında dolaşıyorsunuz demektir.Yuvarlanmanızı engelleyecek tek şey, duyguların doğru karar vermesi değil, tekrar aklın ve mantığın hakim olmasıdır.

"Şiddet beceriksizlerin başvurduğu son çaredir!" Salvor Hardin.

Öfkeyi bastıracak, O kör çanavarı tatmin edecek en büyük gerçek şiddettir. Şiddet bir bakıma "onur"u tamir edecek tatmin duygusunu içerir. Bir histerinin kendisi normal değilken, histerik duygunun şiddet ile tatmini, normal,sağlıklı bir sonuç doğurabilir mi ?

İnsanların afyonu din değil devrimdir!

Birde toplum içinde hazırda duran kollektivistler varsa... Toplum histerisini ayaklandıracak örgütler! Odalar ve dernekler! (sivil toplum örgütleri mi? Güldürmeyin. Maalesef çoğu oligarjinin maşaları) Ya hala topluma doğru yönü çizdikleri sanısından kurtulamamış basın entellektüelleride yerinde duramıyorsa!

Düne kadar "iktidarı namlunun ucunda" gören kemalist(?)-sosyalist kamp, devrimciliği meslek haline getirmiş halk kurtarıcıları basın açıklamalarına başlar ise!

Haydi şiddete -teröre- çözüm bulunda göreyim...

Ve gerçekler...

Açıkçası kavramlar üzerinde uzlaşı şart mıdır bilmiyorum. Acizane gördüğüm ve telakki ettiğim o ki, ya kavramlara süper duygusal anlamlar yüklüyor ve sloganlaştırıyoruz yada hiç anlamını bilmeden dilimize dolayıp, persenk ediyoruz.

Mesela "bölücü terör" yada "bölücü terör örgütü"gibi,
Diğer ülkelerde benzer terör olaylarına "ayrılıkçı terör-örgütü" deniliyor.(Eta, İra gibi) Ayrılıkçı ile bölücü aynı manalarda mı ? Ayrılıkçı da tek bir bölünmeden bahsedilebilir,ancak "bölücü" dediğinizde ikiye ayrılmadan çok daha fazla bir ayrışmayı anlatmakta.Madem bizim ki "bölücü terör" bizde ona bakalım ve değerlendirelim.

Bölücü! Vatanın-milletin birlik ve beraberliğine düşman olan!
20 seneyi aşkın bir süredir devam eden terör bizi böldü mü ? Yada bölen-parçalayan terör müydü? Sağcı-solcu,laik-anti-laik,başörtülü-örtüsüz diye bölen terör müydü? Yada sosyal güvenlikte memur,ssk lı, bağ-kur'lu diye bölen?

Ya eşitlik-eşitlemecilik zihniyeti ile yetenekliyi, çalışkanı, zekiyi körelten yada yok farzettiren kimdi,neydi ? Terör mü ?

Yıllarca ülkeyi içine kapatan, ülke insanına, çok daha kaliteli ürünleri çok daha ucuza almayı lüks gören; "milli sanayi" korumacılığı ve yüksek gümrük duvarlarıyla içerdeki inhisarlara (tekellere) insanımızı peşkeş çeken zihniyeti terör mü besledi ?

Bağlantılı o kadar çok konu var ki, hangisine nerden başlamalı ? Önceliği çoğu yazar çizer sonuca ve teröre çözüme verdi. Anlayan anlamayan demedik hep konuştuk, yazdık.

"Eyi de sen kimsin ?" Bir garip eczacı! Ne anlarsın, ne edersin, ne eylersin ?
"Blog benim kardeşim. Sana ne ?"
Yazacağım işte, inadına, bir anlamayan daha yazsın diye!"

Terör nasıl engellenir? Engellene bilir mi?

Öncelikle terörle ilgili algımızı sorgulamalıyız.Terörü karşımızda duran izole edilebilir bir olgu olarak görmemiz, en büyük hatamız. Hatta bu yönde bölge halkına da büyük haksızlıklar yapıldı. “Halk desteği olmasa terör izole edilebilir, demek ki bir destek var” gibi yaklaşımlar bölge insanını suçlamaya yönelikti. Oysa ki terör bu ülkenin her bölgesinden her yöresinden insanımızı vuruyor.

İzole edilebilir bir olay olsa terör, zaten, karşınız da duran belirgin,düzenli bir düşman var demektir. Aynı bir virüs, bakteri yada mikrop gibi. Böyle olunca da ona karşı çok daha hızlı çözüm alabilecek çareler üretilebilir. Bizim gibi dünya da az rastlanır güçteki düzenli orduya sahip ülkeler böyle bir düşmanı yok etmekte hiç zorlanmaz. Ancak terör bir tümör yada kanser hücresi gibidir. Unutmayalım ki kanser hücresi insanın kendi hücresidir. Dışardan gelen bir mikrop yada virüs değildir. Ancak dış etkenler bu hücreyi rahatlıkla tetikleyebilir.

Bu durum İspanya, ABD yada İngiltere de de aynı. Özellikle ABD ve İngiltere etkin olarak önlem almaya çalıştığı nokta da pek çok sade vatandaşı mağdur etmiş ve hatta büyük infiallere sebebiyet vermiştir. Her insan için özgür olan yaşamsal alandan çıkıp eylem noktasına varıncaya kadar herhangi bir insanı “terörist” olarak nitelemek neredeyse imkansız. İşin en zor ve yıkıcı noktası da bu.

Başımızdaki PKK ile gelen terör belası terörist öldürmekle, etkin ve yetkin askeri mücadeleyle durdurulabilir, durultulabilir ancak yok edilemez. Terörist ve ele başları yok edilse dahi, terörü terör yapan en önemli etken "terörden beslenen sistem" çökertilmedikten sonra kalıcı bir çözüm, münferit bir kaç olayla sınırlı can yakmayan, can sıkan bir eylemlilik hali olarak sürüp gitmesi mümkün değildir.

Peki terörden beslenen sistem nedir ?

Bakın, çok uzun süredir bir Pkk terörü süreci yaşandı ve yaşanmakta. Hatta öncesi de var. Asala nın evrilmesiyle ortaya Pkk çıkmıştı. Asala terörü 70 lerin başında filiz verdiği düşünülürse 37 senelik geçmişi olan bir olaydan, terörden bahsediyoruz demektir. Böyle uzun bir süre içinde terör, sosyal bir düzen, bir ekonomik yapı ve bunlarada bağlı olmak üzere bir çıkar hiyerarşisi oluşturmuştur. Maalesef, ama kamuda ama özel sektörde ve hatta askeriyenin içinde bu hiyerarşiden beslenen, en tepeden en alt kademeye kadar uzanan bir kurum ve insan zinciri oluşmuştur.

Eskişehir de bir yüzbaşının evinde bulunan cephanelik, Diyarbakır da bir kamyonda ele geçen silahlar, tren vagonlarının patlama ile devrilmesi sonucu ortaya saçılan askeri malzeme, bize bir şeyler anlatmak istiyor gibi.Bu olayların basına yansıması, bilinir görünür olması ve zamanlama son derece manidardır. Bu saydığımız olayların tamamı Sayın GenelKurmay Başkanı Büyükanıt ın 12 Nisan 2007 açıklamasından sonra gerçekleşmiştir.

Asker, sistemin desteğinden yada oluşmuş sosyal ve ekonomik düzenden habersiz olabilir mi? Yada askeler bu sistemin tamamen dışında mıdır? Genel Kurmay istemedikten sonra ne Diyarbakır da araçta yakalananlar nede Eskişehir de bulunan cephanelik ev ortaya çıkmazdı. Burada askeriye içinde ki çürük elmaların bilindiğini ve bunlara da "dur" denileceğinin mesajı verilmiştir.

Ülke içinde oluşmuş teröre bağlı ekonomiden ziyadesiyle fadalananlar, terörün son bulmasını isterler mi ? Bu bir hainlik midir? Olabilir. Ancak bir gerçek, vakıadır. Teröre çözüm bu vakıanın kabülünden geçiyor...

Terör eylemlerinden hemen sonra bazı örgüt, oda ve dernekler basın açıklamalarında bulundu. Ne yazık ki pek çoğu itidalden uzak, sert; bir kısmı ise ard niyetliydi. Hatta aba altından sopa gösterip "ülkeyi karışıtırırız ha.." diyenler dahi vardı. Bu gruplardan bazıları CB seçimlerinden önce kendilerini "ulusalcı" olarak tanımlayanlardı. Açıklamalarının tümünde "hükümeti acizlikle" suçluyor, teröre destek verenlerin iş birlikçileri olarak hükümeti hedef gösteriyorlar.

Yaptıkları açıklamalardan çıkan tek sonuç var: terörün halledilebilmesi için ABD,AB ve İsrail e savaş ilan etmek!

Elbette açık bir dille bunu söylemiyorlar, ancak sundukları çözüm önerileri, eleştiriler başka bir çözümün kalmadığı yönünde bir sonuç doğuruyor. 95 te biten(?) terörün bu hükümetin yanlış tavrı, teröre uygun ortamı sağlaması, gevşek tutumu; hatta terörü tekrar hortlatacak odaklara karşı "cesaret veren" anlayışı ile tekrar filizlendiği iddiasını gündeme getiriyor. Yani, yani "demokratik ortamın sağlanması","Ab sürecinde yapılan reformlar","insanı araç değil amaç olarak görmek", "şiddeti son çare olarak düşünmek", hatta "Kıbrıs ta (güyya) tavizler vermek"!!!

Terör, demokrasinin gelişmesinden, kişisel hak ve özgürlüklerin artmasından;devletin,bürokratik-oligarşik-baskıcı devlet olmaktan çıkıp gerçek hukuk ve kanun devleti olma yolunda ilerlemesinden gıdalanmış,faydalanmış! Bunu böyle lanse edenler kim? Bakın Sayın Atilla Yayla hocam nasıl belirlemiş:


22 Temmuz seçimlerinin en ilginç sonuçlarından biri, ülkedeki Kemalist (sosyolojik) azınlığın gerçekten bir azınlık olduğunu idrak etmesini sağlamasıydı. Hâlen yaşadığımız birçok gerginlik bu "şok" gelişmenin Kemalist kesimde yarattığı travmanın psikolojik sonuçlarından kaynaklanıyor.


Seçimlerden önce ana-çizgi-medyayı kontrol eden bu azınlık AKP'nin iktidarı ya tamamen kaybedeceğine ya da daha kolay kontrol ve manipüle edilecek ölçüde zayıflayacağına inanmaktaydı. Adına "cumhuriyet mitingi" denen, ama evrensel cumhuriyet felsefesine tamamen ters görüşlerin ve taleplerin dile getirilmesine sahne olan meydan toplantılarından da aldığı hızla, bu medyanın organları, AKP'ye karşı bir kampanya yürüttü. Bu kesimin kurmaylarının anlamadığı, toplumda medyaya güvenin %10'larda gezindiği ve halkın medya tarafından yürütülen her kampanyada bir tersinden okuma yaparak sevk edilmek istendiği istikametin tersine yönelmesiydi. Bu sefer de böyle oldu ve hem bunun hem de sistem üzerindeki askerî vesayetin cumhurbaşkanlığı seçimi münasebetiyle örtüsüz ve kaba şekilde ortaya çıkmasının tesiriyle seçmenler medyanın istediğinin tam tersini yaptı.

Bu Kemelist azınlık şimdide terörü siyasete alet etmekte, seçimin ve CB nın hıncını-rövanşını almak peşinde. Haydi hayırlı olsun...

95 te terör bitti!

94 te ülke büyük bir ekonomik kriz yaşamış,DYP-CHP iktiderı 95 te son bulmuş,95-97 arası Refah-yol gelmiş, 28 Şubat süreci başlamış, 98 de Anayol hükümeti var ve dünya global krizi, hemen ardından Anasol-C hükümeti ve 99 nisanında üçlü koalisyon! 2001 de şubat ekonomik kirizi, her an ve dahi ekonomi sallanmakta. 2002 kasımda ise tek başına bir iktidar. Şu süreç içinde kim der ki: teröre ihtiyaç var diye.

Bu ülkenin 95-2002 arası, terör gibi belaya gerek duymadığı, zaten kendi kendini yediği, istikrarsızlığın her konuda hat safhada olduğu bir dönemi. Terör odakları kendilerini niye yorsun?

Bu ülke de terör ülkeyi bölmeye yönelik değildir, en azından direk amacı bu değildir! Bu ülkenin sosyal düzeninin sağlıklı işlemesine, ekonomisinin istikrarına, makus talihini yenmesine, 21. yüzyılın en güçlü ve müreffeh ülkesi olmasına, gerçek bir "HUKUK DEVLETİ"ne yürümesine engeldir. Terörün bu ülkede ki asıl amacı her yönden istikrarı yok etmek ve gelişmesini engellemektir.

Ülkenin istikrarına ve hukuk devleti olma yönünde ilerlemesine darbe vuran her tür söylem,eylem ve telakki teröre en büyük desteği vermektedir. Bırakın ABD nin veya başka dış güçlerin desteğini!

Terör en büyük desteği, yeniliğe kapalı, ilmini ve bilgisini kendisine put ihdas etmiş; entellektüelliğinin bekasını, misyonunun devamını statükonun sürmesinde gören, gürültücü ve fakat (maalesef) hakim azınlıktan almaktadır!


5 Ekim 2007 Cuma

Anayasa Tartışmaları (devam yazısı)

2 ekimdeki yazımda anayasa taslağıyla ilgili tartışmlara değiniyordum, yarım kaldı. Aslına bakarsanız o kadar geniş ve kapsamlı bir giriş yapmışım ki, taslak tartışmalarına pek varamadan yazı bitmiş. Neyse... Devam edersek,

Birey doğal bir gerçeklik, bu doğal gerçekliğin oluşturduğu birliktelik millet ve bu milletin özgür iradesiyle kurulan organik-yapay organ devlettir. Bu kronolojik sıraya uymayan yada tersine zorlanan toplumlar olmuştur. Özellikle Türk Aydınlanması nı gerçekleştirmek üzere yola çıkan zamanın cumhuriyet öncüleri devletten ulusa gidişi planlamış yada buna mecbur kalmıştır. Rahmetli Recep Peker in "bu devlete bir ulus gerek" dediğinde yıl 1933 ve bu yönde çalışmalar başlamış durumda...
Bu öylesine bir durum değildir ve bu günün aydını bu durumu iyi kavramalıdır. Hattı zatında bir "ulus oluşumu"nun doğal yollardan sapmasına şahit oluyoruz. Tüm bir milleti "birey bilinci"nden atlatıp "vatandaşlık bilinci"ne yükseltiyoruz. "Kendi" olma bilincini ve gereken sorumluluğunu bilmeyen topluma "vatadaşlık" sorumluluğunu yüklüyoruz. Sonra, birey olma farkındalığına ulaşan bir kuşak, belkide cumhuriyet sonrası ilk, facia bir kuşağı oluşturuyor: 68 kuşağı...

Sosyal düzene sert müdahelelerin "devrim" mi "ihtilal" mi olduğuna karar vermeye çalışan bir toplum. Düşünün bu ülke de "Sivil Toplum Örgütleri" başkanı 60 darbesini "devrim" ve olması gereken, 12 eylül ü ise darbe ve tu-ka-ka olarak görüyormuş!

Neyse , Akp nin hazırlattığı ve kamuoyuna sunduğu anayasa taslağı en çok iki yönde eleştiriliyor: (şimdi burada süper blog yazarlığı yapıp taslakta hangi maddeler, nedir diye aktaramayacağım, kusura bakmayın. Lakin hepimizin malumu olan konular)

En en başta kılık kıyafet konusu ve elbette "türban ve baş örtüsü"!
Sonra, Atatürk İlke ve İnkılaplarının anayasaya dayanak oluşturduğunu belirten giriş kısmının kaldırılması ve "kemalist düzen" ideolojik yaklaşımından bu taslakta vazgeçilmesi.

Aslında ilk tartışma ikincisi üzerinde oldu, ilki ise hiç düşmedi gündemden. Dönüyor dolaşıyor bunu tartışıyoruz.

İdeolojik bir anayasa günümüz şartlarında "olması gereken" niteliğinde midir ? Eğer ki bir kabile düzeni yada kabile denebilecek kadar küçük bir sosyal düzen mevcut olsa idi belki anayasanın ideoloji taşıması çokta önemli olmazdı. Yada 1930 lu yılların Türkiye sinde (12 milyonluk dışa kapalı bir ülke) daha mümkündü.Edilgen bir anlayışla, kanunları "...den dolayı" yorumlamak gayet basit olurdu.(Atatürk ten dolayı,ilke ve inkılaplar gereği gibi)

Lakin o dönemin ülke vatandaşı Ata sını, cumhuriyeti var eden ilke ve inkılapları biliyordu. Hatta bu gün dahi çok daha genişlemiş bir sosyal düzene sahip Türkiye de edilgen bir kanun yorumu mümkün olabilir. Ancak bu yorumu sadece ülke vatandaşları yapabilir. O nlarında tarihi (özellikle resmi ideolojinin tarihini) iyi bilmesi şartıyla.

Bu böylede olsa tüm ülke insanını bir ideolojiye, mesela "kemalizm"e bağlı kalmaya, inanmaya nasıl zorlayacaksınız. Bu zorun haklılığını nasıl kanıtlayacaksınız. Diyelim ki bazı özel şartlar (ki bunlar çoğunlukla 'korkular!' olacaktır) gerekçe gösterilebilir, "şundan yada bundan dolayı bu ideolojiye bağlı kalmalıyız" diyebiliriz. Peki ya bu şartların "demokrasiyle" çelişmesi durumu hasıl olduğunda ? Yada "hukuk devleti" kurallarıyla çakıştığında ne yapacağız ?

Ülkemize yılda 20 milyona yakın yabancı turist olarak, yüzlercesi okumak yada dünyada öne çıkan tedavi şekillerinin ülkemizde başarılı şekilde uygulanması ile tedavi olmak amacı ile geliyor. Bu insanların resmi ideolojiyi bilmeleri mümkün mü ? Atatürk ilke ve inkılaplarından nasıl haberdar olabilirler ? Ancak bu ülke sınırları içinde uymaları gereken kanunlar bizim anayasamızın kanunları! Evrensel, çerçeve değerler ile oluşmuş kural ve yasakların yerine bir kişiye ve ideolojiye dayanan kural ve yasaklar var ortada. Dışarıdan gelmiş, bu ülkeye, resmi ideolojisine yabacı olan insanları nasıl bu kanunlara tabi tutacağız ? Yada bunun haklılığı olabilir mi ?

"İyi de ben bu şapkayı dünyanın her yerinde kafama taktım!"
"Olsun, Türki yede Atatürk ün giydiği haricinde şapka giyemezsin. Yasak!" olur mu yani ?

Bu ülke global dünyanın bir parçası ve nüfusuyla yüzölçümü ile büyük bir ülke. Bunun idrakine varmak ve gereğini yapmak zorundayız. "Kemalist düzeni yıkmak isteyenler var","böyle bir anayasa ile Malezya oluruz, İran a benzeriz" gibi saçma korkularla "gerçeği-realiteyi" yok farzetmek, ilerlemenin önünde ki en büyük engel.

Maalesef ülkemizde aydın olarak nitelenen bir grup insan dar bir taasup içinde sıkışıp kalmış durumda. Atatürk İlke Ve İnkılapları ile zamanın durduğu sanısındalar. Oysa ki, bilgilerini ve ulaşılan ilmi tek, değişmez ve son farz etmek, bu bilgi ve ilmi kendine put ihdas etmektir. İlmin sonu yoktur!

Gelelim türban konusuna, yok, hayır şey miydi, başörtüsü. Alın size bir kavram kargaşası yada anafor! Başörtüsüne kimsenin bir şey dediği yokmuş, türbanaymış itiraz. Nenden ? Siyasi bir simge! Bu ülkede ceketinin yakasına kurt rozeti takan, küpesinde yada kolyesinde haç olan bireyler her tür kamusal alana rahatlıkla girip çıkabilmekte, bunlar bir siyasi yada dini simge kabul edilmemekte,iş türbana gelince "ahanda orda bi durun!"

Üniversitede, yani devlet okullarında devleti temsil eden insanların (memur) "siyasi yada dini simge olarak görülmesi itibariyle başörtüsü takmaması gerektiğini" anladıkta,devletten bağımsız hür birey için bu yasak niye ? Cevap basit: kamusal alan!

Olaya bu şekilde kulp taktığınızda -kamusal alan- şöyle bir durum ortaya çıkıyor: Okul denilen kamusal alana girildiğinde, ki bu alan okul bahçesi ve kampüsünüde içeriyor, başörtüsü takmak yasak ise devlet hastanesine giden bir vatandaş neden hastanenin bahçe kapısında başörtüsünü çıkarmaya zorlanmıyor ?(akıllara karpuz kabuğu getirmek gibi olmasında)

Şu halde kamusal alanında türleri ortaya çıkyor. Birileri, bir elit kamusal alanı, alanlara ayırıyor. Başörtüsü ile ve başörtüsüz girilebilecek kamusal alanlar!

Aslında görülmesi gereken bir zihniyet var burada, devleti sınırlandırılmış bir örgüt,yapay bir oluşum olmaktan çıkarıp satha yaymak ve böylece her tür kontrolü elde tutmak! Bu zihniyet, bu düşüncenin iktizasında her tür devlet teşekkülünün baki kalmasını istemekte; özel televizyonlara (zamanında olduğu gibi,90 lı yıllar), özel okullara velhasıl her tür özelleştirmeye karşı durmakta; laikliğin gereği olmasına ve kendilerine laik (hatta savunucu) demelerine karşın, diyanetin devlet dışı bir kuruluş olması gereğine karşı çıkmaktalar. Buradaki en büyük korkuları ise bireyin dinini özgürce daha fazla kaynak ve daha çok bilgiyle öğrenmesinin tehdit oluşturacağı düşüncesi. "Resmi bir din bilgisi" devlet tarafında vatandaşına empoze edilmeli ki birey mazallah yanlış yollara sapmamalı. En doğruyu bilen egemen güç her şeyi yönetmeli!


En başta söyledim, birileri (pek çok insan gibi şu "birileri" lafına bende tilt oluyorum.Lakin ancak %10 u bulan "istemezük"çülerin bu kadar gürültü çıkarabilmesi karşısında bir kaç ismin yada camia nın adını vermek saçma geliyor)yeni bir anayasa hatta özgürlükçü bir anayasa hele hele "adem-i merkeziyetçi" bir anaysa hiç istemiyor. Cidden istemiyorlar, buna karşı karabasanlar ortaya koymalarını nasıl açıklarız... İstedikleri devletin eline topluma neyi nasıl yapacağını söyleyecek, gerektiğinde de kafalarına indirelebilecek bir sopa istiyorlar.

Anayasa değil, Ana-sopa... (yada devlet-sopa)

Sayın Kolot Halt Yemiş

"Kolot, Beşiktaş Teknik Direktörü Ertuğrul Sağlam'ın erken göreve geldiğini, Higuain ve Diatta'nın transferlerine gerek olmadığını söylemişti. " Zaman

Higuain ve Diatta için söylediklerine bir şey diyemem. Haklıda olabilir. Ancak Sayın Kolot bence Ertuğrul Sağlam için söylediklerinde yanılıyor. Ancak bu sözlerini o kdar sık tekrarladı ki neredeyse haklı çıkmayı garantileyecek bir anafor oluşturmak üzere.



Yok efendim tecrübesizmiş,
Henüz hazır değilmiş, gençmiş filan...
Bu nedir anlamak mümkün değil. Sultanlar sultanı Fatih
Sultan Mehmet Han İstanbulu feth ettiğinde kaç yaşındaydı ?
Mustafa Kemal Büyük Taaruzu emrettiğinde kaç yaşındaydı ?
Yani şu millettin ataları "akıl yaşta değil, baştadır" da
demişler ama... Neyse...

Şimdi dünya devi Barca nın başında kim var ? Bu şahıs kaç yaşında yada futbolu bıraktıktan ne kadar sonra barca nın başına geçti ? Evet Frank Rijkaard tan bahsediyorum. Rijkaard 95 te

futbolu bıraktıktan sonra 2003 te sadece 8 yıl sonra Barca nın başına geçiyor. Millitakım ve bir klüp deneyimi haricinde başka bir geçmişi yok iken ve çokta başarılı olduğu söylenemezken! Peki yaşı kaç ? Rijkaard 62 doğumlu, yani, 41 yaşında iken Barca nın başına geçmiş.

Peki ya Vialli ? İtalyan futbolcu, futbolu bırakır bırakmaz , zaten manejer-futbolcu olarak oynadığı İngiltere Premier Liginde Chelsea ye td oldu. "Tecrubesi yok" denmedi , "hazır değil" "erken" maraları okunmadı.

Diğer örnekler Alman Milli Takımının başına getirilen Rudi Wöller İle Klinsman. Bakın öyle böyle değil, bu genç adamlara çok önemli sorumluluklar veriliyor. Ve veriliyor yani.

Ertuğrul Sağlam genç yetenekli ve başarılı bir TD dir. Biraz sabır. En çok üzüldüğüm nokta, O na yapılacak eleştirilerin "had" sınırının üstüne çıkabilecek olması. Mesela Porto yenilgisinden sonra bir elemanımın dediği "Ertuğrul O nlara oruç tutturuyordur!" sözü gibi. Hani hanımı başörtülü ya. Bizim Ertuğrul "dini bütün" bir insan ya...

Bazı şerefleri tartışılır insanların nereye vuracaklarını tahmin etmek hiçte zor değil. Bir futbol takımın da bir insanın başarılı olması beni, hiç bu kadar ilgilendirmemişti.

"İnşallah" diyor ve Sevgili Ertuğrul için dua ediyorum...

2 Ekim 2007 Salı

Anayasa Taslağı..

82 Anayasası eleştirilip geldi. Ne dedik bu anayasaya “darbe anayasası”. Daha ne olsun değil mi ? Buna rağmen bu anayasa ile 25 sene yaşadık! Aynı, çıktığı şekliyle değil tabi, üzerinde baya bi tadilat yapıldı.

Şimdiler de “yeni anayasa olur mu olmaz mı ?” tartışması yapılıyor. Kimse “yeni bir anayasa gerekli mi?” demiyor. Hem fikiriz ki yeni bir anayasa şart, 82 anayasası ömrünü çoktan tamamladı . Lakin tartışma anayasanın yenilenmesi, içeriği , nasıl olacağı ile ilgili değil. Varsa yoksa “KİMİN YAPTIĞI ANAYASA” olacak, O!

Eyi de anayasanın ne olduğunu biliyor muyuz ?Bunun ne olduğunun ne işe yarayacağının toplum olarak farkında mıyız ? Her hangi bir vatandaş anayasa dan ne anlıyor ?
Popüler değimle “sokaktaki vatandaşın” yaklaşımı ne ?

Sayın Mustafa Erdoğan hoca 2006 yılında harika bir anayasa taslağı sunmuştu kamu oyuna. Çokça ayrıntılandırmadan “olması gereken”leri vurgulayan Sayın Erdoğan,sadece bir kesim tarafından “Atatürk e hitapla başlamasını ve ilke ve inkılaplarına dayandırılmasına” karşı çıktığı için dikkat çekmişti. Güçlü bir-iki liberal çevre sahiplenmiş ve bu taslağa hak ettiği değeri vermişti.
Malum medya ise bir linç girişimine kalksa da başarılı olmamıştı…22 temmuz sonrası Sayın Milletvekili Zafer Üskül “anayasanın giriş bölümünün değişmesi gerektiği”ni söylemiş ve “Dakka bir gol bir” yorumuyla karşılanmıştı…

Malumu O ya şu blog gündemi yakalayamadı getti. Yine ıskalamak üzereyken bir şeyler çizittireyim dedim,

Öncelikle Sayın Zafer Üskül olsun, Sayın Ertuğrul Günay olsun son zaman da dile getirdikleri düşüncelere yeni mi sahip oldular ? Yani AKP li olduktan sonra ! Hayır , bu insanlar Chp nin içindeyken de bu fikirlere sahiptiler, düşüncelerini inançlarını ifade etme özgürlüğü olmayan bir camia da , dışlanacaklarından hor görüleceklerinden bu gün ifade ettikleri yenilikçi, ileri görüşlerini ortaya koyamıyorlardı.

Gelelim anayasaya ve taslağına , bu tartışmaya balıklama dalmadan önce bir-iki noktaya dikkat çekmekte yarar var.”Ne alakası var?” denilebilecek bir iki geçmişten detay..

Geçtiğimiz on sene zarfında TBMM çok önemli kararlar aldı. Bu kararlarda bazıları çokça gündemde kaldı ve tartışıldı. Kimi kararlar ise üzerinde fazla durulmadan es geçildi.

Benim es geçildiğine inandığım önemli kararlardan biri, Sayın Demirel in cumhurbaşkanlığının uzatılmaMası yönünde alınan oylama kararı idi.

Bakın sayın eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel in cumhurbaşkanlığının devamını onaylamayan kararın O dönemki meclisten çıkması BÜYÜK BİR OLAY dır! Çok önemli bir dönüm noktasıdır.

O günkü meclis tablosu düşünüldüğünde son derece şaşırtıcıdır da. İktidar da ki koalisyon parti liderlerinin desteklediği , mecliste muhalefette bulunan iki partiden birisi Sayın Demirel in kurduğu parti olmasına rağmen Sayın Demirel in cumhurbaşkanlığı uzatılmadı!

Bu büyük bir değişimdir. Bu meclisin halkın sesine kulak vermesi, STATÜKO ya HAYIR demesidir. Lider sultasına ilk başkaldırıdır. Sayın Demirel in siyasi hayattan beklentilerini de bitiren bir karardır.

Artık bu ülkenin değiştiğinin, ülke insanının bir zihniyete karşı “artık yeter” dediğinin delilidir.

Her ne kadar 28 şubat sürecinin ürünü de olsa, yaptığı büyük hatalar ile ülkeyi gördüğü en büyük krize sürüklemişse de sadece bu karar ile benim için O günkü meclis “muteber” olmuştur.

Bu karar, milletvekilleri üzerinde ki “parti başkanı” sultasının bittiğinin yada sonuna gelindiğinin,kırk sene ülke siyasetinde rol oynayarak tüm güç dengelerinde söz sahibi bir güç haline gelmiş bir statükonun son bulduğunun göstergesiydi.

Bu karar, hem Türk siyasetinde , hem sosyal düzeninde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının göstergesidir. Aslında “mart teskeresi” nde çıkan kararında hazırlayıcısıdır.

60 lı yıllardan buyana süregelen O kutsal bildiğimiz meclisimizin silkinişi, kendisine gelişidir.

12 eylül darbesi ve 82 anayasası, siyaseten bitecek bir statükoyu 2000 li yılların başına kadar yaşatmıştır. Maalesef ülkeye çok büyük zararlar da vermiştir.

Şimdi bakıyoruz ki bir grup zevat “yeni bir anayasayı bu meclis yapamaz” diyor. Merhabalaaarrr… Yukarıda anlattığım değişimin farkında değiller, gerçekleri göremiyorlar.

Aslında “kurucu meclis” şu-bu derken Türkçe si şu ki : “bize sordunuz mu ?” diyorlar. Alınganlıkları tuttu.

Kurucu meclis diye bir “şey” ortay attılar. Her kes de bunu tartışıyor. Ancak bu adamların sözlerini doğru okuyamıyoruz. “Kurucu meclis, toplumun her kesiminin katıldığı bir meclis” imiş! Hayır yanlış bu zatların bahsettiği şey bu değil. Kavramın anlamı farklı…

Şu anda bu ülkenin başında bir meclis yok sanki ! Unutuyorlar yada öylesine ideolojilerinin esiri olmuşlar ki, Atatürk “inkılapları”nı “devrim” yapıp , 1917 Bolşevik ihtilali ile özdeşleştiriyorlar.

Beyler, bu ülke kurtuluş savaşını gerçekleştirirken, bir gerilla yada tek adam mucizesiyle değil, kurulu bir düzen ve meclisiyle var idi! Kurtuluş savaşı içinde dahi o ivedi kararları meclisten çıktı. Bu meclis Osmanlı Mebusan Meclisinin devamıydı!

Şimdi halkın seçtiği, var olan bir meclisi yok sayarak, yine halkı ve kararlarını aşağılayarak hakaret etmekten zerre kadar tereddüt etmeden “kurucu meclis” safsatasını ortaya atabilmek, gerçekten akıl ve izanla izah edilemez. Siz seçim sonuçlarını akla-mantığa vurmayı bırakın da , şu saçma sapan söz ve eylemleriniz bir değerlendirin !

Hala bu ülkenin 30-40 larda , en iyimser yaklaşımla 70 lerde yaşadığını sanan bu zihniyet sahipleri, mevcut iktidarlarının sonuna geldiklerini görmekten, ne yapacaklarını, nasıl saçmalayacaklarını şaşırdılar. Ancak bu şaşkınlıklarını içinde yaşadıkları zihniyetin tezahürü olarak görmek ve biraz daha anlayışla yaklaşmak mümkün.
Şaşkınlar, çünkü “bu ülke ne zaman 2000 lere geldi ve devlet bir ulusa kavuştu?” diye soruyorlar. Hala “vatandaşlık bilincinden bireyciliğe” yükselen bir toplumun şartlarını anlamaktan son derece uzaklar. Cahilliğe bir miktar tolerans tanımak, hoş görüde bulunmak mümkün. Ancak bu, tüm bir millete zarar veriyorsa “dur” denmeli.

Peki söylediklerinin Türkçe si ne? “Kurucu Meclis” ile neyi kastediyorlar ?

Asıl istedikleri bir “kurucu meclis” değil, bir “toplum-ulus kurucu makine-düzen”! Bu makine-düzenin yapıtaşı da elbette O nların iradesiyle hazırlanmış bir ANAYASA!

Müdahaleci-planlamacı sistem çatırdıyor.Son kale (!) daha düşmedi. (hani son kale CB idi ya) O son kale şimdi ANAYASA. (hoş bu zihniyet sahipleri için kaleler bitmez…)

Anayasayı, taslağını tartışmaya fırsat bırakmadan ortalığı toz duman ettiler ya, yine millet doğru tartışmanın ne olduğunu bu entelektüeller den daha iyi biliyor.

Taslağa baştan karşı çıkanların tarafı CHP de 92 de böyle bir taslak hazırlamış. (hayret değil mi? Chp bir şeyler yapıyormuş, yani halk adına devlet veya oligarşi çıkarı harici!) Bu taslak da şimdi tartışılmakta olan taslaktan çok farklı değil.Peki “kendi tarafları”nın oluşturduğu bu taslağı niye gündeme getirmiyorlar ? Neden “bakın burada da bir taslak var” demiyorlar ? Galiba niyet üzüm yemek değil. 82 anayasasında ki statükoyu korumak…

Anayasa nedir ?

Her şeyden önce anayasa, sosyal düzeni oluşturan bir hukuk manzumesi değil. Bu soysal düzenin bir parçası. Çok önemli bir parçası. Sosyal düzen oluşturan değil, kendiliğinden oluşan, var olan sosyal düzenin işleyişinin bir garantörü, devamlılığını sağlıklı bir şekilde sürdürmesini sağlayacak kurallar bütünü.

Yeni bir anayasa ile yeni bir toplum oluşturulmayacak, yeni bir sosyal düzen kurulmayacak, yeni bir ekonomi bilimi ortaya çıkmayacak.

82 anayasasından vazgeçilmesi gerekliliği, sosyal düzenin doğal akışını engelleyen, “olması gereken”in dışına çıkan kanunları içinde bulundurması. Anayasanın doğasına ters hükümlerin yer alması, anayasayı anayasa olmaktan çıkarması!

Anayasanın temel amacı bireyi devlete karşı korumaktır. 82 anayasası ve hatta diğerleri, devleti bireye karşı koruyan bir anlayışa sahip. Oysa ki anayasa, eline toplum tarafından zor kullanma yetkisi ve silahlı güç verilmiş organı (devlet) sınırlandıran, bireyi bu güce karşı koruyan yasalar bütünüdür.

Bunu böyle söyledikten sonra anayasanın en önemli yönünü olarak “negatif yönlü olmasıdır” diyebiliriz. Yani, bireyin ne yapacağını, nasıl yapacağını söyleyen, buna karar veren yönlendirici-şekillendirici değil, bireyin ne yap-a-mayacağını söyleyen, karar ve düşüncelerinin serbest-özgürce gelişmesini sağlayıcı olmalıdır.

Burada iki önemli kavramla karşılaşıyoruz:

-Yasaklama
-Emir

Anayasa, bireyin bir eylem yada faaliyet içine girdiğinde, ne yapmaMası gerektiğini “önceden” bilmesine olanak verir. Birey bu yasaklamanın dışında tamamen ÖZGÜRdür. Birey güç kullanma yetkisine sahip olan organın “ne yapacağını” önceden bilir, bilir ki bu organ bu sınırlar dışına çıkamaz. Birey yasaklanan haricinde her şeyi yapmaya özgürdür, devlet ise belirli-bilinen yazılı sınırlar dışında hiçbir şey yapamaz! ANAYASA bunu sağlar!

Anayasanın ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini çok(!) bilen bazı zevatlar, anayasa taslağının içeriğiyle ilgilenmeyi bırakmışlar, anayasasının nasıl yapılacağını, kimin yapabileceğini, hangi şartlarda yazılacağını engin bilgileriyle anlatıyorlar…

Bu şahsiyetlerin zihniyeti çok açıktır ki, anayasanın bir toplum ve ulus kurucu özelikte olması gerektiğidir. Mesela anayasa bireyin “nasıl giyineceğini”,”neye inanacağını”, “ideolojisini” belirlemeli!

(Devam etmek dileğiyle…)

9 Eylül 2007 Pazar

Geçmişte ki Bir Yazıya Öncelik...

Evet, bu yazıya bir öncelik tanımalı ve blog a eklemeli:

Bu paragraf sadece beni bağlar, bir düşünce ve felsefedir ki bana ait :
“kendi gerçeğim içinde benim düşmanım yoktur!Çünkü benim gerçeğim sadece “Yaradan”ın şanı hüküm sürer. Her yerde bulunan Yaratıcı nın şanı içinde kötülük değil, sonsuza kadar sürecek iyilik bulunur. Bu benim gerçeğimdir. Çünkü kötülük ve savaş insanların yüreklerinden kaynaklanır. Ben kendiminkinde bunları “tercih” etmiyorum. Benim düşmanım yoktur!!!”
Bunu böylece deklare ettikten sonra,
Zaten tercih edilmiş olanı tercih etmiyorum, başkalarının “aptalca”,”saçma”, “uzlaşılmaz” diye nitelendirecekleri bir yaşam biçimini tercih ediyorum, bu yaşam biçimi bana özgürlük ve yücelik sağlıyorsa, beni eleştiren KARDEŞLERİMİ –insanları- yargılamıyor ve yadırgamıyorum, çünkü O nlar sadece, “kendilerine sahip” olanların duygularını yansıtıyorlar…
Temel bir yaklaşımımız var : “kabullenmek”Çoğumuz “gerçek” hayatın bize getireceklerini kabullenmeye istekliyiz. Bu da çok temel bir yaklaşımla bizi “kurban edilmeye” götürüyor…Ülkemizde ve dünyada , omuzlarına yüklenen sıkıntıları kabul etmeye istekli olan ve niçin böyle sıkıntıları olduğunu sormayan birçok insan var. Var mı ? bence pek çok var!
Onlar –bizler- sormazlar : niçin bu durumdayım?Sormazlar :Niçin bu durum da bulunmama izin veriyorum?Sormazlar : niçin benim çıkarlarım için işlemeyen bir sisteme esir olup zincirlere bağlanacakmışım diye…Sormazlar “niçin-neden” diye. Sormamamızın nedeni ne ? Çünkü “bilgi” insanı korkutur. Bilmek cehaletin verdiği rahatlığı yok eder! Çünkü bilmek yeri geldiğinde “hayır” demeyi getirir!
Sevgili dostlar, “DEHA” bilinenin değil, bilinmeyenin idrakidir. Her birimiz için “DEHA” aklımızın büyüklüğünü ortaya çıkarmakta yatar. Neden kendi aklımızı bu kadar küçümsüyoruz??? DEHA! İnsan dehası ataletin duraganlığın içinde ölüyor!
Göremiyor muyuz, yüce insan oğlu artık “kendi aklı” ile kendi adına düşünemiyor! İhlal edilemez hakkından –özgürlüğünden ve hür iradesiyle seçme-tercih hakkından- vazgeçiyor. Ne için ? “toplumsal bilinç” diye ne olduğunu tam olarak kimsenin açıklayamadığı olgu için!Bizi farklı kılan, yüce düşünme ve seçme hakkımızdır. Sınırsız –sınırlandırılmamış- düşünceyi kavrama ve bunu uygulanabilir hale getirme yeteneğimiz VAR! Biz –her bir birey- bunu gerçekleştirebilecek güçteyiz…
Toplumsal bilinç demişken şu toplumsala baktık mı hiç ?Baktığımız da yetenekli zihinleri ve yetenekli bedenleri görürüz, ama bunlar sülük gibiler.Neden ? Başkalarının sırtından geçiniyorlar. İsterlerse “bireysellikler”ini kazanabilirler..Ama, kendileri yapamadıkları için bütün dünyanın onlara bakmaya mecbur olduğunu düşünüyorlar.
Onlara bakanların bu işi sevgi ve vericilikle yaptıklarını görürsünüz. “Bu sonsuza kadar bir fazilet olarak kalacaktır” Ama insansa söz konusu olan, muktedir olma yeteneği olan, başkasının zorluklarla kazandıklarını pay çıkararak çalıyorsa , bu haksızlık değil de nedir ? Bu eşitlik midir ?
Bu insanlar yaşamı reddediyorsa nasıl, sadece var olmalarından dolayı birilerinin onlara bakıp beslemesi gerektiğini iddia edebilir yada bunu kendilerinde hak olarak görebilir ?
Yaşamdan elini eteğini çekmeyi seçen ve sokakları dolduran “sürülere” bizim bakmamız gerektiğini bildiren politik/ideolojik (top yekün kollektivist) hareketlerin içyüzünü görebilen “bireyler” var; bazıları politik/ideolojik kurnazlıkların arkasına sığındığı kisveyi görebiliyorlar.
Kendimizi hep, var olan haklarımızı asla keşfetmemeye alıştırmışız. Bunu “özgürlüğün bedeli” olarak ödenmesi gerektiğine inandırmışız kendimizi. Değil! Bu kölelik için ödediğimiz bir bedel! Toplumumuz kuralları kabul etmeye ve belli kalıplar içinde kısılıp kalmaya öylesine alışmış ki, düşüncenin özgürlüğünü ve duygunun itici hareketliliğini kavramayı başarabileceğimiz halde, bu yeteneğimizi itiyoruz ve öyle bir toplumda yaşıyoruz ki eğer “düşünebilen birey” seniz yüzünüzü herkes tanıyor. “İşte” diye gösterip suçlanacak adam O dur!
Bize kırmızı çizgiler çektiler “bu tartışılamaz” dediler! Bu ulusal bir tutumdur,davranıştır “değiştirilemez” i dikte ettiler. Her sorun da belli kalıplar oluşturuldu ve bunların dışına çıkılması kati engellendi.
Ancak şimdilerde insan olma ONURUNUN “bireysel aklın” yüceliğinde gören hür beyinler TARTIŞIYOR! Ne gerekiyorsa O nu…

8 Eylül 2007 Cumartesi

Döndük Buraya...

Wordpress teki blog uçtu!
Fakirde döndü buraya... Zati şu blog dünyasına ayak uyduramamış, yazı yazmakta son derece kısır olmuş, günde mi taaa sonundan yakalamış bir blogçuya bu yapılır mı ?

Neyse..."... Ne eylerse güzel eyler..."